Dedi:

onlar  benim  değil.. çalıp  çırptıklarım  hepsi.. yalan   dolan.. uydurma.. düzmece.. dil  ucu  ile  konuşma..

 ille dedim:

nereden  aldın  onları..

 dedi: 

doğru  bildin  sert esen  yelden aldım..usul  akan dereden..yeni  doğan  günden..karanlık  geceden..seherde  okunan  ezanı dinlerken..dua  edin  hitabına  uyarken-ya da  nasipsiz  uykunun  kollarında  kalırken..

 yine dedim: 

yalansın..kim  öğretti  onları..

 dedi: 

yalanımı  doğrultamadım..bildiğim  bir şey yo ki..neleri  dedin  anlamadım..kalemin  ismini  duydum heves  ettim..mürekkebin  kokusu..kağıdın  beyazı..

 dedim: 

vardın mı bir  heybeciye..

 dedi:

anladığımsa  anlattığın..daha  yeni  eşikten geçtim..vardım  heybeciye..dünümde  yoktu  heybeci..bu günümde..

 dedim:

konuşalım  mı?

 dedi:

            zaman  yok  ben de..dünyanın  iki  eli  yakamda..hem  çook da  bilmem  bu   ekrandaki  yolu  yordamı..kalem  ile  değil  de  şu  tuşlar ile  halim  işte..dahası..ı-ıh!hani  elimde  olsaydı  ak  bir  güvercine  emanet  ederdim  yazılanları..

 yine dedi:

tamam mı?

 dedim;                masum mu olur yazdıkların akgüvercinin kanadında? Yoksa bilmez misin salıverilen dönmez yurduna…

 dedi;                bilmem ben, ben sadece hal-i ruhiyetimi yazdım, önümdeki 102 tuştan oluşan klavyeden… haa! anlamam o ayrı… 

dedim;                peki o zaman ne işin vardı heybecide? Söyle bana hangi karın ağrısı uyandırdı gecenin bir vakti ay hilâlken, minareler yanarken, bedeninde olması gerekirken bir acı! böylesine ruhunu bunaltan, boğazında düğümlenen hangi düşüncelerdi? 

dedi;   ya sen! 

dedim;                ben mi! şey…ben,küçük ölüm esnasında ruhum çıkmış bir gezintiye, saniyenin onda birinde, yaşadığım koca bi hayatta gördüm…gördüm ben seni! Ya da görmek istedim…ondan sonraki her gecede, dilimde “İstihare” duası, bekledim durdum yedi gün yedi gece…

 dedi;                onun yerine kılsaydın namazını, isteseydin hayırlısını daha iyi olmaz mıydı? 

dedim;                elbette herşeyin başı hayırlısı ve isterim her daim… ama gördüm bi defa seni ve gittim o heybeciye… lakin vermedi bana senin yüreğini, kabul ettiğim halde 40 yıllık köleliği… dua istedim, sabır istedim sabrımı taş eyleyip ayaklarıma nasır yaptım… 

 dedi;                ne zaman gördün beni de böyle söylersin… niye zan altında bırakırsın beni? 

dedim;                suya baktım mavi gördüm, göğe baktım mavi gördüm, seni gördüm… mavi dedim, heyecanlandım… 

dedi;   neden? 

dedim;                çünki cism-i bedenim ateşlerde harlandıkça ucunda mavi oldu…kaleme-kağıda sebep oldu… esasında kulağımdaki ninni ezan olmuştu, mavi yol olmuştu dünyama. Lakin kaybettiydim yolumu. Ama görünce maviyi heyecanlandım, buldum dedim beni dünyanın gafletinden uyandıracak maviyi… dedim; seni görmek istememde, bilmek istememde buyüzdendir. rüyamda gördüğüm hep mavi! ve o sensin!

 şimdi  dedi;   dinle..

 dedim;    tamam  söyle dinlerim…

 dedi;    bu  erken  istekler  neden..

 dedim;    dedim  ya  mavi  gördüm  rüyamda..

 dedi;

mavi  olsun  her  anın..ne  mutlu , inşallah  sonu  hayır rüya..ama..

 dedim;

deme “ama”..çelme takma  rüyama..

 dedi;

nasıl olur..bir; iki  daha..bu  isteklere  olur  diyemem  asla! hem  bilir  misin  hanımın iffeti  ziyneti..hem..hem  işte..

 dedim;   tamam..

 dedi;

yine tamam mı? hem  “sensin!”..tedbiri  bırakma  elden..kesin  konuşma  hemen..ki kırılmasın kalbin..

 dedim;  tedbir?

 güldüm;   tedbir?

 güldü;

 tedbir! ve  her  daim  dua..sabır..hayırlısı..

 sonra  durdu; daha  açık  konuş!..ben  hüsn ü zan  ile  okudum  seni..ama  dediğim  gibi  “ziynetim”..böyle  usulleyin  gezerim  de  ortada  ola  ki  sınır  aşıla  ve  zora  koşula..dalgalanır  durgun  deniz..fırtına  kopar  deryada..alır  giderim  başımı; konuşmaz olurum..dediğim  gibi..

 uzun ettim..

 dedi..dedim..daha  açık..gül rengi..heybeciyi anlat..

 dedim;

Heybeciyi anlatmadan evvel, varmak için çıktığım yolculuktan haber edem.

 Hani demiştin ya! “Git bul kaval çalan çobanı… yolun anahtarı ondadır!”

Ararken yurdumun dağlarında kırlarında o çobanı, yorulmuştum uzanı verdim bi bir çamın altına, derken uyuyakalmışım oracıkta… Rüyamda ebru yapıyordum… Düşüverdim içine, onca renk arasında; karmaşık zihnimin aynasında… ararken yolumu ve maviyi tutundum bir yeşil bir gül yaprağına… tutundum gül dalına, boynunu büktü gül ağırlığımca, tam düşecekken usta batırdı çubuğu ebruya, sardı beni bir halkaya… çıkayım derken ateş rengini saldı bu kez, üstüme! Yandım… yanıyordum. Ensemde hissediyordum ateşin ağırlığını ki; uyandım. Güneş tepemde ötelemiş çamın gölgesini, yakıyor ensemi. Gözüm göğe ilişti. Mavi! Güldüm sonra kendime. Kalktım başladım aramaya yine…

 Uzakta karşı yamaçta bir koyun sürüsü gördüm. Ama tek değildim. Peşimden koşup gelen siyaha belenmiş bulutlar da vardı. Koştun ondan önce varam diye ama nafile… vardığımda bulutlar hafifliyordu bıraktıkça yağmur damlasını… çoban kucağına almış 2 günlük bir kuzuyu toplamaya çalışıyor sürüyü… ama ne kuzu… kuzu değil melek yavrusu! Yardım ettim çoban ile karakaşa… topladık sürüyü bir kuytuya… Oturduk. Çal… ne olur çal da şu kavalını yol görem, iz bilem… heybeciye götür beni… çoban aldı kavalı başladı çalmaya…

 Yol göründü yine bana dedim… “yolun açık ola” dedi. Ve yürüdüm. Güneşten zamanı, karınca yuvasından kıblemi buldum… dua ettim, niyaz ettim… gecelerce maviyi istedim… yürüdüm… bulutlar geldi peşimden… kavalın sesi kulağımda… ve sonunda… heybeciyi buldum!

           Ve istedim heybeciden yüreğini, sevgini… yüreğin kelimelerine işlenmiş… sevdim onları. Bunun için istedim heybeciden yüreğini… no’lur affet beni… söylememeliydim böyle sözleri… bilirim yakışmaz bize…

 lakin;

  “söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil…”

 dedi;

ise  bulandım..korktum..korkutma  ne  olur..

 dün  maviye  dalmıştım.. üstüm başım  mavi.. bir   ak  güvercin  göğsümde.. sonra birden  uzaktan  bir  toz  bulutu.. simsiyah  bir  kısrak  dolu dizgin  bana doğru  geliyordu.. geldi.. ve geçip  gitti.. korktum..

 ileri mi gittim acaba. .dün sordum  güle.. sen goncada iken hemen gülüverdin mi.. sordum feryad eden  kuşa..

 bana  diyorsun ; ya senin  yazdıkların? senin kelimelerin? beni  bilmiyorsun.. ismim  bile  zannettiğin  gibi  değil.. belki ismim  bile  yalan..

 yalan  değil; doğru.. okudum  yazdıklarını.. tebessüm  ile.. ve  yine  korku..

 simsiyah.. dolu dizgin.. dört nala.. korku.. kırmaktan.. ve kırılmaktan.. söylemekten.. ve duymaktan..

 yalan değil.. doğru.. oturup da  kimseye  yazmadım  böyle.. kimsenin  söylemesine izin vermedim.. yine korku..

 nereden aldın? niye  böyle  yazdıkların? aslında.. sevmeği  hayal ettim.. ve böyle  cümle kurmayı.. hayalimde.. surete  bürünmeyen  muhataba-mahbuba.. biliyorum  diyordum.. buralarda  bir  yerdesin.. kim bilir..

 en  son  bu sabah.. yağdı  yağacak  gökyüzü. .yağdım yağacağım anlayacağın.. baktım  karşıda  uzun uzun  mavi  göğe.. o da dedim görmüş maviyi.. o da maviyi istemiş..

 yine  dua.. hayırlısı..

 dedim;

hayır ve dua… Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan ALLAH, Adem’e önce isimleri öğretmişti de hayatları sonradan vermişti. Ki Adem bildiği isimlerle meleklere ütün kılındı, bir sürgününün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı. İsimleri, varlıkları beyanındaydı çünkü. İsim hayattan evveldi.

 İsim sebepti.

İsim her şeydi…

 Düş gördüm…  içinde baştan savılacak tatlı bir bela sarmaşığından çok daha fazlası olduğunu sonra gördüm. Ayağa kalktı. Tepeden tırnağa siyahtı. Boşlukta kapladığı hacme bakakaldım. Usulca yürüdü. Karanlık dükkan üzerime yürüdü. Bir dolaba uzandı. Esmer bir kelebeğe benzeyen ellerini gördüm. Sağ bileğine geçirilmiş gümüş bilekliğin nakışlarını ve lâ’l taşlarını gördüm. Bir buhur tanesini avuçlarının arasına aldı. Avucunun ortasındaki kına lekesini gördüm. Ufalanan buhur tanesini ateşe attı. Gül tam bağrından yandı. Buhurun, güzel kokusunu salması için ateşe atılması gerektiğini gördüm. Ateş kızıl. Buhur siyah. Duman bir âh kıvrımı. Bir duanın ağırlığı. Görmediğim ülkeleri, iki denizin tam birleştiği yerde kurulmuş, bol tapınaklı yitik kentleri gördüm. Uzaktan deve çıngırakları. Konuşan ırmak. İpek yolunun yıkık köprüsü

 Buhur yandı. Saldı kokusunu.

Ben dayandım.

 … ne elimde bir kandil ne sırtımda gece hırkası. Ne saçlarım dağınık ne kalpte heyecan fırtınası. Ne uzanıp usulca bir kapının aralığından karanlığın koynuna, yaklaşıp bir yasağın başucuna. Ama bakmakla görmenin birbirinden ayrıldığı o noktada. Buhur ve tütsü dolu bir odanın karanlığında. Gül, bağrı yanarak salarken kokusunu. “Bakışı bakışa ekleyerek bakmayın”, buyrulmuştu. Oysa adımla adı arasına haram sözcüğünün harfleri düşecek olana bakmamıştım hiç.

dediki;

ayın her yirmi dokuzundan sonra görünen değil, benim hilal, her yeni gün fecri ağartan değil,  benim güneş

 dedim;   “ayım güneşimsin benim

 dedi;    yetmez!

 dedim;   ne istersin benden..

 dedi ;

canını isterim.. ağlamaktan feri gitmiş gözlerini.. ille de bensiz geçmeyen zamanını her anını..

 dedim;

evvelimsin , ahirimsin.. besmeleden sonra da sensin dilimdeaminden önce de sen..  şu bendeki seni bir bilsen..

 diyecekti…daha..

 ben devam ettim:

bendeki “sen”, ‘sen’ gibi değilsin bende.. bendeki gibi değilim sende.. sen ben gibi değilsin..  ben gibi sevemezsin..  son sözü yine o söyledi:

meğer beni hiç sevmemişsin.. hala ‘sen’ ve ‘ben ‘ dilinde..

Reklamlar