Görsel

Field Robot Event 2014 Almanya

Etiketler

, , , , ,

Merhaba arkadaşlar bugün sizlere 2014 yılında gittiğimiz yarışma maceramızı ve Almanya gezimizden bahsedeceğim. Asında epeydir yazmayı istediğim fakat hep ertelediğim bir yazı olduğundan biraz uzun olacak demedi demeyin. 🙂 Öncelikle başlıkta verdiğim olay nedir onu anlatalım. Field robot event (FRE) ilk olarak 2003 yılında Hollanda da bulunana “Wageningen University” tarafından organize edilmiş ve Almanya başta olmak üzere diğer Avrupa ülke üniversitelerinin katkılarıyla devam etmekte olup organizasyona her yıl farklı üniversite ev sahipliği yapmaktadır. Üniversitelerin yanı sıra dev şirketlerde destekleyici olarak katkı sağlamaktalar. Yarışma hassas tarımın ve tarım robotlarının gelecek vizyonunu göstermekte olup açık alanda gerçekleştirilen tarımsal robot yarışmasıdır. Yarışma ile ilgili daha fazla bilgi için buraya tıklayınız.

Peki benim nerden haberim oldu derseniz. Bu yarışmadan 2013 yılı sonlarında nette gezinirken haberim oldu. O sıralar Gaziosmanpaşa üniversitesi Biyosistem Mühendisliğinde yüksek lisans yapıyordum. Okulda heyecanlı heyecanlı yarışmadan bahsettim ama “he yaw he” deyip geçiştirdiler tabii ki. İşin peşini bırakmadık. Önce yarışmayı baya bir araştırdım. Sonuçta 2003 yılından beri yapılıyor. Sonra okulda öğrenci avına çıktım (eee bir ekip lazım). Ekip kurmak için yaptığım görüşmelerde bazı arkadaşları, hayallerinin olmadığını görünce onları eledim, bazılarını da teknik altyapı olmadığını görünce… derken mekatronik mühendisliğinden bir ekip oluşturdum. Görev dağılımları da yaptık organizasyon süper oldu. Fakat para yok J. Okuldan da destek olmayacağını anladık. İlk olarak yarışma ve bizim tasarlayacağımız robotu anlatan Türkçe ve İngilizce makale hazırladım. Başladım firmalardan destek aramaya. Ülkemdeki nadide birçok firmaya ulaştım lakin hep olumsuz geri bildirim aldım. Bu arada şubat ayı oldu ama hala para konusunu halledememiştim. Yarışmanın ana destekçisi olan şu firma yarışmanın sitesinde, ilk defa katılımcı olacaklara destek olacaklarını ve 28 şubatta başvuruların sona ereceğini yazmıştı. Hazırladığım makaleyi hemen yolladım ve ne kadar maliyetimiz olduğunu da ekledim. Destek vermek istediklerini bildiren geri dönüş yaptıklarında çok mutlu oldum. Memlekette destek bulamamış ama Almanya merkezli şirket sadece e-postam ile bana para vermeyi kabul etmişti. Ve şahsi hesabıma parayı yatırdılar. Ne kadar mı yatırdılar 🙂 merak ettiniz değimli yazının sonunda belirteceğim.

Para sorununu da hallettikten sonra malzeme tedarikine başladık. İyi durumda olan 2. el RC araba şasesi satın aldık. Sonra gerekli sensör, pil vs. gibi sarf malzemeleri aldık. Robotun dış kasasını Ankara’da özel yaptırdık. Hatta kendi logomuzu da yaptık. Ayrıca tişört ve yaka kartları da yaptırdık.

tisort  d1-e1397986929697

tişört ve yaka kartları                                             Logomuz

Tabii paranın gelmesi, malzeme alımları, robotun oluşturulması gibi süreçler sonunda takvim mayıs ayını göstermekteydi. Yazılım hazırdı en azından öyle söylüyordu ilgili arkadaşımız. 🙂 Fakat sınav haftasına denk geldiğimiz için tek bir deneme dahi yapamadan gittik. Ve işte aşağıda Robot PARS.

son-hali

Bu arada ismi de ben buldum. 🙂

Pasaport konusunda okuldan yararlandık. Bunu söylemem lazım ama bin bir uğraşla. Neye uğraştın derseniz gri pasaport diye bilinen hizmet pasaportunu almak için. Haberinizin olsun yurtdışına giderken okul öğrenciye de verebiliyor ama genelde öğrenci işlerinin bilgileri olmuyor ve yokuş yapıyorlar. Israrcı ve araştırmacı olun çekinmeyin sonuç alırsınız dedikten sonra, e artık uçalım Almanya’ya. 🙂

Yolculuğumuza önce Tokat – Samsun arası karayolu ile başladık. Sonra Samsun’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan Berlin’e uçtuk. Berlin de iki tane uluslar arası havaalanı var. Biri Tegel diğeri Schönefeld Havaalanı ki biz burayı seçtik. Daha önce netten uzun aramalar sonunda hesaplı bir araba kiralamıştım. Havaalanında kiralama şirketine gidip arabayı istediğimizde eskiden fiat 101’ler vardı onun gibi bi araba verdiler. Neymiş nette “resimdeki ya da muadili” ifadesi varmış ama resimdeki fiestaydı. Sonunda ilave para vererek daha büyük bir araba aldık. Bu arada bizim ehliyetler geçiyor. Dikkat edilmesi gereken ilave şoför için para istemeleri ve araç sigorta parası dedikleri şey kesin yaptırın. Yolda taş vurup çizse sizden biliyorlar. Neyse arabayı aldık ve yarışmanın yapılacağı şehre yola çıktık çıkmasına ama telefonlarımızda net olmadığı için navigasyon çalışmıyordu. Taksicileri görünce bunlar kesin Türk’tür dedim ve hepsi Türk çıktı. Sağolsunlar bize tek tek yolları çizip tarif ettiler. Gideceğimiz şehir Bernburg-Strenzfeld idi. Almanya’nın güneyinde yani bize yakın 🙂 Berlin’den yaklaşık 2-3 saat falan sürdü. Okul kampüsünde yarışmaya gelenler için çadır kurmuşlardı. İlk giden grup bizdik. Etrafta kimse yoktu. Bizde hem gezmek hemde bir şeyler yemek için şehre gittik. Yaklaşık 15 dakika falan sürüyor. Saat akşam 7-8 gibiydi. Şehir ufak bir yerdi ama çok temiz ve düzenliydi çoğu Avrupa kenti gibi. Yemek için bir restaurant gördük ve girdik. Sahibi üst katta oturan ve içini güzel dekor etmiş slav kökenli hoş bir amca idi.  Amca Almanca, Rusça, yunanca biliyor ama bizde ingilizce ve Türkçe var. Uzun süre anlaşamadık. Sonunda arkadaş koyun gibi meleyerek 🙂 koyun eti istediğimizi anlattık amcaya. Sonra kızı geldi İngilizce biraz biliyordu onun aracılığı ile konuştuk biraz.

lokanta

Yemekte güzeldi bu arada. Yemekten sonra marketten bişeyler alalım dedik açık market bulamadık. Saat daha akşam 9 yani. Gezinirken dönerci gördük hemen gittik tabi. Şehirdeki tek Türk o imiş. Oda çalışmaya gelmiş. Döner dükkanı kurumsal bir firmanın ve arkadaşsa çalışan, tayini çıkmış anlayacağınız. 🙂

20140615_212453 20140615_214043

Şehirden geri geldiğimizde birkaç grubun daha gelmiş olduğunu gördük. Resimlerde kaldığımız çadır gözükmektedir.

20140616_063924 20140616_123625

Seyyar banyo getirmişler fakat sıcak su yoktu. Sorduk dediler görevli gelecek, ne zaman, yarın sabah. Bizim arkadaş durur mu gitti sağına bak soluna bak derken sıcak suyu getirdi. 🙂 Ya adamlar şaşırdı alkışlıyorlar falan neyse öncelik bizim dedik. Yabancılar kendi konularının dışına çıkmamayı prensip edinmişler ve konularında da uzmanlaşmayı. Bizler her işi yaparız abi modunda… 🙂

Sabah erken kalktım. Haziran ayı olmasına rağmen gecede sabahta soğuktu. O gün kısa bir bilgilendirme yapıldı ve yarışmanın yapılacağı çadırlara gittik. Evet onlarda çadırdı. 😦

20140617_122939  20140617_12315620140617_165712

Neyse her grup için yer ayırmışlar elektrik ve net vardı. Denemeleri ve çalışmaları burada yaptık. İkinci gün yarışma başlamıştı. Birinci ve ikinci kategori yarışmaları yapıldı. Yarışma ile birlikte aynı alanda tarım fuarı da vardı. İlk gün benim fuarı gezme fırsatım olmadı. İkinci günkü yarışma kategorilerine kapsamlı olduklarından ve bizim robotumuzda hasar meydana geldiğinden katılamadık. Böylelikle ben de fuarı gezme fırsatı buldum. Ekipten ikisi dün gezdiklerinden diğeri de yarışmada hakem olduğundan tek gezdim.

20140618_190736 img_20140617_145201 20140617_191750 20140617_191701

Fuar avrupanın önemli tarım fuarlarından olup çok geniş bir alandaydı. Önce büyük ve kalabalık çadırlardan başladım gezmeye J. Sunumlar ve konuşmalar genelde almancaydı bu yüzden çoğunlukla hiçbir şey anlamadan gezdim. Değişik güzel aktiviteler de vardı. O sene dünya kupası olduğundan futbol temalı çok eğlence vardı. Hatta birinde futbol topu kazandım. Anahtarlık, kalemlik, ajanda, lamba vs. bi sürüde hediye aldım.

img_0711

Öğlenden sonra geri geldiğimde yarışmalar henüz bitmişti. Çadırda bizim ekibin yanına geldiğimde elimdeki topu görünce haydi maça olduk biran. Diğer takımlardan da gelenler olunca maça başladıkJ. Zevki bir maçtan sonra yarışmanın veda yemeğine geçtik. Gece geç saatlere kadar müzik ve eğlence devam etti. Ertesi gün son kategoride 2 takım vardı. Gösteri kategorisi olup puanlamada etkisi yoktu. Bu sebeple katılım az olmuştu. Sonrasında kısa bir ödül töreni oldu ve öğlenden hemen sonra yarışmanın yapıldığı şehirden Berlin’e doğru harekete geçtik.

Berlin’e saat 4 gibi vardık. Önce daha Almanya’ya gitmeden yer ayırttığım hostel gittik. Avrupanın bir çok şehrinde hizmet veren bir hostel olup herkese ve her keseye uygun odaları var. Temiz ve kısmen daha ucuz bir yer. Sadece konaklama hizmeti var ama açık mutfağı olup hemen aşağısındaki marketten alacağın malzemelerle kendi yemeğini ya da kahvaltını hazırlayabiliyorsun. Sonra bulaşığını yıkıyorsun tabiki de.

20140619_153005

İlk akşam hostele girişimizi yaptıktan ve eşyalarımızı bıraktıktan sonra dışarı çıkıp gezmeye başladık. Hostelin yeri merkezi olması işimizi çok kolaylaştırdı. Aslında Berlin hakkında yazılan çok güzel ve geniş yazılar varken Berlin’i anlatacak değilim tabiiki. Kısaca aklımda kalanları aktarmak istiyorum. Dediğim gibi merkezi yerde olmamız sayesinde birçok yere yürüyerek gittik. Ayrıca bisiklet kiralama çok yaygın olup günlük 10€ ya kiralama yapılabiliyor. Gezmesi gayet keyifli bir şehir ve birçok noktada bedava internet hizmeti var. 30 dakika sürüyor ama yurt dışında beleş internet çok iyi oluyor. Müzeler adası denilen bir yer var kesinlikle gidilesi ki Bergama müzesi de oradadır. Lakin müzelere girişte bizim öğrenci kartlarımızı kabul etmediler. Normal tarifeden yani 12€ dan bilet aldık. Birden fazla müze gezecekseniz ona göre avantajlı biletler var. Biz sadece Bergama müzesine gittik. 3-4 saat gezmemize rağmen bitiremedik. Bergama’dan başka 5 müze daha var. Yolda Türkçe konuşan insanlar kendinizi İstanbul’daymış hissi yaşamanıza neden olabiliyor.  Ve gezilecek yerlerin çokluğu 2 gün kesinlikle yetmiyor. Ücret olarak Türkiye ile tek farkı para birimi J. Mesela Türkiye’de pizza ve içecek 14 lira ise Berlin de 14€. Biz 1,5 gün gezme imkanı bulduk ve görülmesi gereken birçok yapıyı ya da yeri gördük. Kısaca gezilesi ve görülesi bir kent Berlin. Uçağımız gece yarısı olmasına rağmen kiralık arabayı geri vermemiz gerektiğinden akşam 10 gibi havaalanındaydık. Bu arada depo dolu teslim ediliyormuş, biz öyle yapmadık direk olduğu gibi verdik. Sonradan kredi kartımdan parasını çektiler :(. Uçağımız rötar yapsa da memlekete geri geldik. Yorucu, bol aktarmalı ve stresli bir yolculuk sonunda Tokat’a geldik.

SAMSUNG

SAMSUNG

img_20140619_190355 dsc_8329

 

Kenar

Nağmeler, Anılar…

Etiketler

, , ,

Nağmeler vardır alıp götüren… Zamansız… yaşanmış ya da yaşanması tahayyül edilerek hatırat edinilen anılara. Kimi çocukluk kokusunu, kimi yitik gençliğin özlemini ince bir sızı gibi hissettirir. Ve tarifi imkansızdır…

Boğaz tıkanıklığı…

Nağme işte. kaybolmaya yüz tutmuş hatırat tarlalarını alt üst eder. Ekime başlanılacak toprak gibi… Ama sonrası nadasdır… Bekler, bekler ve bir daha bekler o nağmeyi duymayı.

İyi olduğunu düşünmüşümdür hep. Verimli bir toprağın kanıtıdır çünkü. Bin bir coşkuyla, törenle dikilen fidanlar ve hiç büyümeyen çocukluk hatırat ormanı ya da neyse işte…

Yinede birşeydir bu, varlığı işaret… Tüm bir ömrün virajlarında yeşertme çabasında elde kalan hatırat ormanları… Otobüs camına sığan tüm bir yurdu yeşertme çabaları…

Dedik ya ansızın çıkılan bir yolculuğun müsebbibi nağmeler işte. Bazen söyletir gördükçe tabelaları adama. İyiki de  söyletir. Verilen çabaların ne kadar ulvi olduğunu hatırlatmalı geleceğe, genç nesile… Varsın orda orman olmasın. Yeter ki yeri daim olsun… Elbet bir gün yeşerten biri çıkar, yurdumun geleceğini…

 

Bitmiş bir yangının küllerinde deşarj olma…

Etiketler

, , ,

camp_fire

Senden nefret ediyorum! Sana gıcık oluyorum… Sen egoist, kendi çapını aşmak istemeyen inatçı, fesatçı, düşünmeden konuşan ve benden bile çok fazla gaf yapan birisin. Ve hala bir çocuk gibi küsen, anlamsız sırf gıcıklık olsun diye kavga çıkaran yoksa rahatsız olan… tabii sabır taşı olsa onu bile çatlatacak kadar hareketlerde bulunan ve en önemlisi KORKAK olan… Evet sen korkak birisin, ve cesaretini de gücünü de bu korkularından alıyorsun.

Benden korkuyorsun. Ne de olsa beni adam yerine bile koymadın ya helal olsun. Bana dersin ama asıl sensin bayan bilmiş! Herşeyi sen yaparsın, bilirsin, hiç hata yapmazsın haşa!!! Ben görmezden geliyorum da ne sandın sen haa!!!

Seni incitmemek, seni kırmamak en önemlisi kızdırmamak için girmediğim tip kaldı mı haa!

Yaptıklarım hiç birşey aslında senin için ama bilmiyorsun, ve istemiyorsun bilmek… Beni tanımıyorsun hala… Eğer ki susuyorsam bir sebebi vardır elbet. Sen olgun birisi değilsin bunu bil! Sen sadist bir insansın. Benim yalvarmalarımdan, yakarmalarımdan, ezilip büzülmelerimden eminim büyük haz alıyorsundur. Sonra da bana “ben bıktım senin devamlı özür dilemenden” falandı filandı… Kes! Asıl ben sıkıldım devamlı gönül alma olaylarından….

Anlamıyor musun?

Ben aşkı beceremiyorum…

Yaşamdan Kesitler, Deneme-2

indir

  • Oğlum hadi kalk. Sofra hazır. Şimdi baban gelecek ha!

Zaten uyuyamamıştım ki! Bugün üniversite sınav sonuçları açıklanacak. Kahvaltıda herkes normal gibiydi ama herkeste farklı bir heyecan vardı. Üstelik ben sabırsızlanıyordum. İstanbul’daki arkadaşım internetten bakıp bana sonuçları söyleyecekti. Bizim köyde o zamanlar  internet yoktu. Öğlen oldu yok, aramadı. Saat 15:00 yine yok, yine yok. Artık çıldıracaktım ki aradı ve kazanmıştım. Hem de hiç beklemediğim bölümü, Eczacılık Fakültesini, inanamıyordum. Heyecandan mıdır, gıcıklıktan mıdır nedir bilinmez 2 gün kimseye söylemedim. Ama mutluluğum gözlerimden belliydi. Sonunda söyledim, ilk anneme. Sarıldı, öptü, bir daha sarıldı sonra cama çıkıp karşı komşumuza bağıra bağıra söyledi. Babam geldiğinde haberi çoktan almıştı. Ve ilk söylediği;

  • Avukatlığı kazanamadın mı! Kaçıncı sıraya yazdıydın? Ben sana ilk onu yaz dememişmiydim.
  • Aaa, bey! Buldun da buluyon sende. Çocuk ne güzel kazandı işte.

dedi annem ve bir daha sarılıp öptü. Güç verircesine…

  • Bişey mi dedik. Avukat olsaydı fenamı olurdu. Neyse gel bakalım öp babanın elini… Hadi aferim…

Ne yapacağımı anlayamadım. Kararsızlaştım, babama bakarken. Ben avukat olmak istemiyordum da gel bunu sen babama söyle… Söyleyemedim. Hatta aklıma bile gelmedi o an. Yinede sevincimi eksiltmedi. Çok mutluydum. Üniversiteyi kazanmıştım. Üniversite… Bekle beni, geliyorum… Hayallerim, kendinize çeki düzen verme vaktiniz geliyor. Beni hayat yanına çağırıyor.

  • Seni seviyorum anne. İyi geceler.

Yaşamdan Kesitler, Deneme-1

Etiketler

, ,

“Unutmalıyız… Çünkü biz insanız ve özelliğimiz bu : Unutmak!”….

Ne kadar oldu? Kaç zaman geçti, bilmiyorum. Unuttum herhalde, sanırım.Neydi, kimin nesiydi anlamsız artık. Emin olun vallahide unuttum cismiyetini. Cismiyetimi… Unuttum kendimi yaldızlı bir camekanda…

Ben çıkıyorum, işe gitmem gerek. Üzerime yıkılan bir cinayet gibi  çalıştığım iş yerine… Ne zaman bırakmıştım böyle kendimi celladın kollarına da bu haldeydim. Yabancıydım insanlara üstelik yalacıydım da…

  • Ben bu hayatı seviyorum. Memnunum!

Kendime ihanetim büyük… Hergün yürüdüğüm sokak taşlarından biliyorum bunu. Sokak başındaki manavdan, yanındaki berberden biliyorum. Ben kendimi sevmiyorum. Sevseydim böyle yapmazdım. Sevseydim kadehlere mey etmezdim.

Of! Şimdi nerden çıktı bu vicdan? Nerden çıktı bu ben? Unutmuş olmalıydım. Unutmalıydım! Unutamamışım… Unutmayı bile bilmiyorum.

  • Merhaba. Bir maltepe versene!
  • Tabi abi. Bu sabah keyifsiz gibisin? Gece yine demlendin ha?
  • Attık 2 tek bişey. Hadi görüşürüz.

Necati. Son durak büfede bütün bir ömrü… O’nun son durağıdıyda geçekten son dayanağı, son umudu; kendisini unutmamak için… Askerde, operasyonda iken bastığı bir mayın, O’nu son durağa getiren… Kendini unutmamaya çabalıyor hatta geride bıraktığı iki bacağını da… Bıkıp usanmadan hergün anıyor. Oysa ben kendimi unutamıyorum bütün çabalarıma rağmen… Dolmuşta “Unutma beni” diyor sanatçı. Ben seni değil kendimi unutmak istiyorum be güzelim, kendimi…

Hatırlayacaksın

      ismimi  söyleyemeyeceksin;

      bir ah!!  sadece  dilinde..

     ve  uzun uzuun sustuğun  ben…

hilali  ilk  gördüğüne engel olamadığın tebessümünde 

      ben  geleceğim aklına..

     dolunay  bulutlardan kurtulurken

      hızlanan  kalbinin her  atışında -ben!!

goncadaki çiğ  tanesini  seyrederken  hatırlayacaksın;

      ve  gonca faslını  çoktaan  geçmiş  güldeki  yağmur  suyunu  içerken..

      yalınayak  toprağı  her adımlayışında;sonra..

ve   inan  bunlar  iyi  günlerin  daha..

      gözlerin  dolacak; bukez  sen  bir  sebep  arayacaksın..

hatırlayacaksın..

       içinde  “aşk”  kelimesi  geçen  her  kutlu  cümlede

       ve anlatmak  istediğin her sözünde..

       en  çok  da  anlaşılamamaktan  dem  vurduğun zamanda

      anlaşılamamaktan  dem  vuruşumu  hatırlayacaksın..

        anlayacaksın  o zaman…geç kalacaksın..

hatırlayacaksın..

        ve  susacaksın; yine  ve  hala..

        susmaya  mecbur  kalacaksın..

        artık  bundan  sonra da…

Perişan gönlüm/ Del-e zârem

ey zavallı gönlüm feryat eyle
gözlerimden az gözyaşı dök
canıma az figan ettir az kederlendir
ah ne figanlar ettim yoluna gönülden
ondan ömrümde bir kazanç görmedim kederden başkabeni öldürdü senin bakışın
gözüm senin yolunda,oturuyorum
senin ay yüzünü göreyim diye
benim secdegahım olmuş ey ay yüzlüm
senin yüzün kabesi
gönül senin lüle lüle saçların büklümünün tuzağının esiri olmuş

gel bir an otur yanımda
canım çıktı bekleyişten sevgilim
artık bitir küsmeyi ayrılıgı
çünkü tuzaga kapilmisim ve gönül kuşu senin avın olmuş
gönül senin için yanıyor ama sen habersizsin
ciğer yakan ahım neden senin gönlünü neden etkilemiyor güzel
gel kucağıma gel ve gör sensiz başıma ne geldi
ey ay tenlim
ey gümüş yüzlüm gel ve gör
ıslak gözümü
ey can ey kadim sanem,ey can önceki gece
rüyama bir ay girdiğinde ey can haberdar oldu
ey can,gönlüm ey ay yüzlü
ey can senin yanıma geleceğini
ey can bi uğra
ey can bir bak
ey can ne hoş endam ve tatlısın
ey can gönlümüzü ey can sen süslüyorsun
vefanla bir teselli et gönlümüzü.

HEYBECİ

Dedi:

onlar  benim  değil.. çalıp  çırptıklarım  hepsi.. yalan   dolan.. uydurma.. düzmece.. dil  ucu  ile  konuşma..

 ille dedim:

nereden  aldın  onları..

 dedi: 

doğru  bildin  sert esen  yelden aldım..usul  akan dereden..yeni  doğan  günden..karanlık  geceden..seherde  okunan  ezanı dinlerken..dua  edin  hitabına  uyarken-ya da  nasipsiz  uykunun  kollarında  kalırken..

 yine dedim: 

yalansın..kim  öğretti  onları..

 dedi: 

yalanımı  doğrultamadım..bildiğim  bir şey yo ki..neleri  dedin  anlamadım..kalemin  ismini  duydum heves  ettim..mürekkebin  kokusu..kağıdın  beyazı..

 dedim: 

vardın mı bir  heybeciye..

 dedi:

anladığımsa  anlattığın..daha  yeni  eşikten geçtim..vardım  heybeciye..dünümde  yoktu  heybeci..bu günümde..

 dedim:

konuşalım  mı?

 dedi:

            zaman  yok  ben de..dünyanın  iki  eli  yakamda..hem  çook da  bilmem  bu   ekrandaki  yolu  yordamı..kalem  ile  değil  de  şu  tuşlar ile  halim  işte..dahası..ı-ıh!hani  elimde  olsaydı  ak  bir  güvercine  emanet  ederdim  yazılanları..

 yine dedi:

tamam mı?

 dedim;                masum mu olur yazdıkların akgüvercinin kanadında? Yoksa bilmez misin salıverilen dönmez yurduna…

 dedi;                bilmem ben, ben sadece hal-i ruhiyetimi yazdım, önümdeki 102 tuştan oluşan klavyeden… haa! anlamam o ayrı… 

dedim;                peki o zaman ne işin vardı heybecide? Söyle bana hangi karın ağrısı uyandırdı gecenin bir vakti ay hilâlken, minareler yanarken, bedeninde olması gerekirken bir acı! böylesine ruhunu bunaltan, boğazında düğümlenen hangi düşüncelerdi? 

dedi;   ya sen! 

dedim;                ben mi! şey…ben,küçük ölüm esnasında ruhum çıkmış bir gezintiye, saniyenin onda birinde, yaşadığım koca bi hayatta gördüm…gördüm ben seni! Ya da görmek istedim…ondan sonraki her gecede, dilimde “İstihare” duası, bekledim durdum yedi gün yedi gece…

 dedi;                onun yerine kılsaydın namazını, isteseydin hayırlısını daha iyi olmaz mıydı? 

dedim;                elbette herşeyin başı hayırlısı ve isterim her daim… ama gördüm bi defa seni ve gittim o heybeciye… lakin vermedi bana senin yüreğini, kabul ettiğim halde 40 yıllık köleliği… dua istedim, sabır istedim sabrımı taş eyleyip ayaklarıma nasır yaptım… 

 dedi;                ne zaman gördün beni de böyle söylersin… niye zan altında bırakırsın beni? 

dedim;                suya baktım mavi gördüm, göğe baktım mavi gördüm, seni gördüm… mavi dedim, heyecanlandım… 

dedi;   neden? 

dedim;                çünki cism-i bedenim ateşlerde harlandıkça ucunda mavi oldu…kaleme-kağıda sebep oldu… esasında kulağımdaki ninni ezan olmuştu, mavi yol olmuştu dünyama. Lakin kaybettiydim yolumu. Ama görünce maviyi heyecanlandım, buldum dedim beni dünyanın gafletinden uyandıracak maviyi… dedim; seni görmek istememde, bilmek istememde buyüzdendir. rüyamda gördüğüm hep mavi! ve o sensin!

 şimdi  dedi;   dinle..

 dedim;    tamam  söyle dinlerim…

 dedi;    bu  erken  istekler  neden..

 dedim;    dedim  ya  mavi  gördüm  rüyamda..

 dedi;

mavi  olsun  her  anın..ne  mutlu , inşallah  sonu  hayır rüya..ama..

 dedim;

deme “ama”..çelme takma  rüyama..

 dedi;

nasıl olur..bir; iki  daha..bu  isteklere  olur  diyemem  asla! hem  bilir  misin  hanımın iffeti  ziyneti..hem..hem  işte..

 dedim;   tamam..

 dedi;

yine tamam mı? hem  “sensin!”..tedbiri  bırakma  elden..kesin  konuşma  hemen..ki kırılmasın kalbin..

 dedim;  tedbir?

 güldüm;   tedbir?

 güldü;

 tedbir! ve  her  daim  dua..sabır..hayırlısı..

 sonra  durdu; daha  açık  konuş!..ben  hüsn ü zan  ile  okudum  seni..ama  dediğim  gibi  “ziynetim”..böyle  usulleyin  gezerim  de  ortada  ola  ki  sınır  aşıla  ve  zora  koşula..dalgalanır  durgun  deniz..fırtına  kopar  deryada..alır  giderim  başımı; konuşmaz olurum..dediğim  gibi..

 uzun ettim..

 dedi..dedim..daha  açık..gül rengi..heybeciyi anlat..

 dedim;

Heybeciyi anlatmadan evvel, varmak için çıktığım yolculuktan haber edem.

 Hani demiştin ya! “Git bul kaval çalan çobanı… yolun anahtarı ondadır!”

Ararken yurdumun dağlarında kırlarında o çobanı, yorulmuştum uzanı verdim bi bir çamın altına, derken uyuyakalmışım oracıkta… Rüyamda ebru yapıyordum… Düşüverdim içine, onca renk arasında; karmaşık zihnimin aynasında… ararken yolumu ve maviyi tutundum bir yeşil bir gül yaprağına… tutundum gül dalına, boynunu büktü gül ağırlığımca, tam düşecekken usta batırdı çubuğu ebruya, sardı beni bir halkaya… çıkayım derken ateş rengini saldı bu kez, üstüme! Yandım… yanıyordum. Ensemde hissediyordum ateşin ağırlığını ki; uyandım. Güneş tepemde ötelemiş çamın gölgesini, yakıyor ensemi. Gözüm göğe ilişti. Mavi! Güldüm sonra kendime. Kalktım başladım aramaya yine…

 Uzakta karşı yamaçta bir koyun sürüsü gördüm. Ama tek değildim. Peşimden koşup gelen siyaha belenmiş bulutlar da vardı. Koştun ondan önce varam diye ama nafile… vardığımda bulutlar hafifliyordu bıraktıkça yağmur damlasını… çoban kucağına almış 2 günlük bir kuzuyu toplamaya çalışıyor sürüyü… ama ne kuzu… kuzu değil melek yavrusu! Yardım ettim çoban ile karakaşa… topladık sürüyü bir kuytuya… Oturduk. Çal… ne olur çal da şu kavalını yol görem, iz bilem… heybeciye götür beni… çoban aldı kavalı başladı çalmaya…

 Yol göründü yine bana dedim… “yolun açık ola” dedi. Ve yürüdüm. Güneşten zamanı, karınca yuvasından kıblemi buldum… dua ettim, niyaz ettim… gecelerce maviyi istedim… yürüdüm… bulutlar geldi peşimden… kavalın sesi kulağımda… ve sonunda… heybeciyi buldum!

           Ve istedim heybeciden yüreğini, sevgini… yüreğin kelimelerine işlenmiş… sevdim onları. Bunun için istedim heybeciden yüreğini… no’lur affet beni… söylememeliydim böyle sözleri… bilirim yakışmaz bize…

 lakin;

  “söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil…”

 dedi;

ise  bulandım..korktum..korkutma  ne  olur..

 dün  maviye  dalmıştım.. üstüm başım  mavi.. bir   ak  güvercin  göğsümde.. sonra birden  uzaktan  bir  toz  bulutu.. simsiyah  bir  kısrak  dolu dizgin  bana doğru  geliyordu.. geldi.. ve geçip  gitti.. korktum..

 ileri mi gittim acaba. .dün sordum  güle.. sen goncada iken hemen gülüverdin mi.. sordum feryad eden  kuşa..

 bana  diyorsun ; ya senin  yazdıkların? senin kelimelerin? beni  bilmiyorsun.. ismim  bile  zannettiğin  gibi  değil.. belki ismim  bile  yalan..

 yalan  değil; doğru.. okudum  yazdıklarını.. tebessüm  ile.. ve  yine  korku..

 simsiyah.. dolu dizgin.. dört nala.. korku.. kırmaktan.. ve kırılmaktan.. söylemekten.. ve duymaktan..

 yalan değil.. doğru.. oturup da  kimseye  yazmadım  böyle.. kimsenin  söylemesine izin vermedim.. yine korku..

 nereden aldın? niye  böyle  yazdıkların? aslında.. sevmeği  hayal ettim.. ve böyle  cümle kurmayı.. hayalimde.. surete  bürünmeyen  muhataba-mahbuba.. biliyorum  diyordum.. buralarda  bir  yerdesin.. kim bilir..

 en  son  bu sabah.. yağdı  yağacak  gökyüzü. .yağdım yağacağım anlayacağın.. baktım  karşıda  uzun uzun  mavi  göğe.. o da dedim görmüş maviyi.. o da maviyi istemiş..

 yine  dua.. hayırlısı..

 dedim;

hayır ve dua… Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan ALLAH, Adem’e önce isimleri öğretmişti de hayatları sonradan vermişti. Ki Adem bildiği isimlerle meleklere ütün kılındı, bir sürgününün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı. İsimleri, varlıkları beyanındaydı çünkü. İsim hayattan evveldi.

 İsim sebepti.

İsim her şeydi…

 Düş gördüm…  içinde baştan savılacak tatlı bir bela sarmaşığından çok daha fazlası olduğunu sonra gördüm. Ayağa kalktı. Tepeden tırnağa siyahtı. Boşlukta kapladığı hacme bakakaldım. Usulca yürüdü. Karanlık dükkan üzerime yürüdü. Bir dolaba uzandı. Esmer bir kelebeğe benzeyen ellerini gördüm. Sağ bileğine geçirilmiş gümüş bilekliğin nakışlarını ve lâ’l taşlarını gördüm. Bir buhur tanesini avuçlarının arasına aldı. Avucunun ortasındaki kına lekesini gördüm. Ufalanan buhur tanesini ateşe attı. Gül tam bağrından yandı. Buhurun, güzel kokusunu salması için ateşe atılması gerektiğini gördüm. Ateş kızıl. Buhur siyah. Duman bir âh kıvrımı. Bir duanın ağırlığı. Görmediğim ülkeleri, iki denizin tam birleştiği yerde kurulmuş, bol tapınaklı yitik kentleri gördüm. Uzaktan deve çıngırakları. Konuşan ırmak. İpek yolunun yıkık köprüsü

 Buhur yandı. Saldı kokusunu.

Ben dayandım.

 … ne elimde bir kandil ne sırtımda gece hırkası. Ne saçlarım dağınık ne kalpte heyecan fırtınası. Ne uzanıp usulca bir kapının aralığından karanlığın koynuna, yaklaşıp bir yasağın başucuna. Ama bakmakla görmenin birbirinden ayrıldığı o noktada. Buhur ve tütsü dolu bir odanın karanlığında. Gül, bağrı yanarak salarken kokusunu. “Bakışı bakışa ekleyerek bakmayın”, buyrulmuştu. Oysa adımla adı arasına haram sözcüğünün harfleri düşecek olana bakmamıştım hiç.

dediki;

ayın her yirmi dokuzundan sonra görünen değil, benim hilal, her yeni gün fecri ağartan değil,  benim güneş

 dedim;   “ayım güneşimsin benim

 dedi;    yetmez!

 dedim;   ne istersin benden..

 dedi ;

canını isterim.. ağlamaktan feri gitmiş gözlerini.. ille de bensiz geçmeyen zamanını her anını..

 dedim;

evvelimsin , ahirimsin.. besmeleden sonra da sensin dilimdeaminden önce de sen..  şu bendeki seni bir bilsen..

 diyecekti…daha..

 ben devam ettim:

bendeki “sen”, ‘sen’ gibi değilsin bende.. bendeki gibi değilim sende.. sen ben gibi değilsin..  ben gibi sevemezsin..  son sözü yine o söyledi:

meğer beni hiç sevmemişsin.. hala ‘sen’ ve ‘ben ‘ dilinde..